Bir Trans Karadeniz Turu

Çok uzun bir süredir Karadeniz Dağlarında uzun bir yol yapmayı planlıyordum . Kısaca bu coğrafyayı özetleyeyim. Kuzeyde Karadeniz, doğu-batı istikametinde uzanan Karadeniz sahil yolu. Güneyde duvar gibi uzanmış dağlar. Yeteri kadar Güneye doğru sürebilirseniz, ki epeyce tırmanmanız gerekir,  bu duvar gibi yükselmiş dağ silsilelerinin tepesine varırsınız. Yani yaylalara…

 

 

Bu dağları aşıp güneye sürmeye devam ettikçe artık irtifa kaybedersiniz ve karadenizin o boğucu yeşil bitki örtüsünün yerini boz dağlar alır. O sık yeşil bitki örtüsünden çıplak dağları görmek bende hep farklı duygular uyandırır. Neyse bizim rotamız bu kadar güneyde değil. Planım, bu dağ silsilelerin üzerine yani yaylalara vardıktan sonra doğu-batı istikametinde ilerlemek.

 

 

Karadenizde doğu-batı istikametinde ilerleyebilmek için coğrafi yapıya uygun hareket etmek gerekiyor. Bunun için en mantıklı rota Karadeniz Sahil Yolu. Fakat bu yol süper sıkıcı. Karadenizin ulaşım bel kemiği olduğu için, yol kalitesi çok iyi olmakla beraber ciddi bir araç trafiği var. Benim isteğim araç gürültüsünden kurtulup bu coğrafyanın kültürünü daha iyi görebilmek.  Biraz güneye gidip öyle doğu-batı istikametinde gitmeye çalışırsanız bunun nehire karşı yüzmekten farksız olduğunu göreceksiniz.

 

 

Coğrafya derslerinde bizlere “karadenizde dağların kıyıya paralel olduğu”  söylenmişti. Bu aslında eksik bir bilgi. Evet büyük dağ silsileleri denize paraleldir fakat bu dağ silsilelerinden çıkan irili ufaklı sayısız su kaynağının denize inerken yarattığı erezyonla yine sayısız vadi meydana getirdi. Haliyle bu dağ silsilelerinin sırtlarına çıkmadan yol almaya çalışırsanız büyük bir engel aşma maratonunda bulursunuz kendinizi. Her 5-10 kilometede bir dağa çıkıp sonra bu dağın diğer yüzüne inip sonra önünüzde uzanan yeni bir dağa tırmanmanız gerekir. Ve taktir edersiniz ki bu süper yorucu bir iştir.

 

 

Bu yüzden doğu-batı istikametine girmeden evvel yeteri kadar güneye gidip bu dağ silsilelerinin sırtına çıktığınızdan emin olmanız gerekir. Benim de yapmak istediğim tam olarak buydu. Karadeniz ile iç anadoluyu bir duvar gibi ayıran bu dağ silsilelerinin sırtından ipte yürüyen bir cambaz gibi düşmeden ilerleyebilmekti.

 

 

Bu dağ silsilelerinden istediğiniz her an çıkamıyorsunuz. Herhangi bir ihtiyaç durumunda Karadeniz sahil yoluna ulaşabilmem için tahliye yollarını da bir bir çizmem gerekti. Bu rotalar için de mümkünse hiç tırmanış yapmadan sürekli iniş yapacak şekilde yolları bulmaya gayret ettim.

 

 

Rotama son şekliğin verdiğimde 400 km uzunluğunda 13000m toplam tırmanış grafiği ile son şeklini aldı. Kaba rotayı çizmek 1-2 hafta kadar zamanımı alsa da rotayı iyice pişirmek, yayla ve obalar hakkında bilgi toplamak 1 yıldan fazla zamanımı aldı. Çünkü yaylalar ve obalar hakkında internetten bilgi bulmak epey meşakkatli bir iş.

 

 

Ki bu rotada bisikletle tur yapmak alışılagelmiş turlardan epeyce farklı olacaktı. Çünkü bu rota üzerinde şehir yok, obalar, yaylalar ve bir kaç tane ilçe var. Haliyle pansiyon, market, lokanta, terzi, bisikletçi, kargo v.b. konaklama, beslenme, tamir, lojistik v.b. ihtiyaçlarımı karşılayacağım yerler çok çok az olacaktı. Ve en temel ihtiyaçlardan elektrik şebekesine bile çoğu yerde ulaşamayacaktım.

 

Diğer taraftan günde ortalama 1000-2500m toplam tırmanış yapmam gerekecek ve geçeceğim yolların çok büyük bir bölümü stabilize dağ yolları olacaktı.

 

 

Bu yüzden hem bir yandan erzak stoğu, yedek ekipman ve full tamir seti ile yola çıkmam gerekirken diğer taraftan bezdirici tırmanışları çekilir kılabilmek için hafif olmam gerekiyordu.

 

İşte bu yüzden mümkün mertebe  ekipmanların hem hafifini hem de kolay kolay bozulmayacak ve bozulduğunda  onarımı mümkün olabilecek malzemeleri seçmeye özen gösterdim. Diğer taraftan aldığım her ekipmanın birden fazla fonksiyonu olmasına ve türlü türlü ihtiyaçlarımı karşılayabilecek özelliklerde olmasına özen gösterdim. Bu sayede daha az kalem eşya alarak ağırlıktan ciddi miktarda tasarruf edebildim.

 

 

Mtb-Tur bisikletime takacağım çantalarda ise, önde klasik tur bisikletçiliğinde sıkça kullanılan 20-25 litre kapasitede Vaude Pannier çantalar, 5L kapasitede ortlieb gidon çantası kullandım. Bisikletin arka taraflarına doğru ise bikepacking ekolünde kullanılan çantaları tercih ettim. Bu çantalar bana test için gelen, tasarımı ve üretimi Türkiye’de yapılan Pack2Ride markasının çantalarıydı. Arkada 18L kapasitede Inova model kuyruk çantası, ortada Joyride kadro çantası ana bikepacking çantalarımdı. Bunların yanında bisikletimin gidon boğazında iki adet bongo ve kadronun hemen üzerinde toprock çanta yer aldı.

 

 

Böylelikle hem ihtiyacım olan tüm ekipmanları çantalarıma sığdırmış oldum hem de çoklu çanta imkanı ile eşyalarımı iyi organize ederek ihtiyaç anında istediğim bir ekipmana saniyeler içerisinde ulaşabildim. Diğer taraftan, bisikletim üzerindeki yük dağılımını homojene yakın bir şekilde dağıtıp ağırlık merkezini biraz öne vermeyi başardım.

 

 

Çantalarımda neler vardı hızlıca özet geçeyim.

Öndeki pannier çantalar:

Sol: Kamp mutfağı ve erzak

Sağ: Giyim-Kıyafet-kişisel bakım- şarj aletleri ve kablolar

Ön üst bagajda çadır ve sünger mat yer alıyor. Çadır çantasının içine havalı yastığımı da sığıştırmıştım.

Gidon çantası: Kamera, atıştırmalıklar, cüzdan
Bongo Sağ: Cep Telefonu
Bongo Sol: Atıştırmalık

Toprock: Hızlı şarj aleti, usb type-c kablo, telefon tripod aparatı

Joyride Kadro çantası: Bisiklet ve kamp için lazım olabilecek tüm tamir malzemeleri. Panço, yağmur pantolonu ve tripod.

Inova Kuyruk çantası: En dipte termal içlik takımı, polar üstlük, polar ceket. Ortada uyku tulumu. Son bölümlerde windstopper ceket, uzun kollu gömlek, kask lambası. Özetle, uyku tulumu ve soğuk hava giyimi denilebilir.

Gördüğünüz üzere, ne klasik turculuk gibi yükümün önemli bir bölümünü bisikletin arka bölümüne yerleştirdim ne de asfalt ağırlıklı yaptığım turlardaki gibi yükümün büyük bölümünü ön tarafa verdim. Ağırlığın %60-70 kadarını ön tarafa vermekle beraber bisikletin orta ve arkalarına doğru da hatırı sayılır bir eşya yerleştirdim.

 

 

Yeterince ekipmandan bahsettim artık rotanın detaylarına ve yaptığım tur hakkında bilgilendirmelere de geçebilirim.

 

Ordu’dan çıkıp Rize’ye kadar hiç sahile inmeden, yaylalar üzerinden yaklaşık 500 km’lik bir rota. Rota’nın başlangıcı Çambaşı yaylası. Burası Ordu’nun en bilindik yaylalarından birisi. Rakım 1860 metre.  Ordu civarında 1200 metre dolaylarında başlayan çam ormanları 1800 metre rakımdan yukarıda son buluyor. Yani rotamızda, gölgesine sığınabileceğimiz bir ağaç olmayacak maalesef. Suyu olan, tırmanışı bol bir çöl gibi.

 

 

Yola 3 kişi çıkıyoruz. Diğer arkadaşlar benim aksime fazla tedarikli gelmişler ve yükleri çok fazla. Üzerine pandemi zamanında uygulanan karantina nedeniyle hiç bisiklete binmediklerinden dolayı rotada çok zorlandılar ve  turun 3. günü Karadeniz’in rakımı düşük bölgelerinde pedallamak için rotadan ayrıldılar.

 

 

İlk gün yaylanın dar ve bol araç trafikli yolundan kurtulmak için bisikletlerimizi ve tüm ekipmanlarımızı araca yükleyip yaylaya çıkıyoruz. Sabah bizden çok daha erken bir saatte Ordu’daki bisiklet ekibim bisikletleri ile yaylaya yola çıkmıştı. Yaylada Ordu’daki arkadaşlarla buluşup yemek yedikten sonra yaylaya çıktığımız aracı onlara teslim edip Trans Karadeniz rotasına nihayet başlıyoruz.

Günün yarısı bu şekilde geçtiği için ilk gün çok zorlamadan yola alışmaya çalışıyoruz. Fakat zorlamamak pek mümkün değil. Yol kalitesi, tırmanışlar hesaba katabildiğim detaylardı fakat yayla havası öyle bir anda alışılabilecek bir şey değil. Yüksek rakımda güneş ışınları tenimizi tabiri caizse kızartmakla beraber tenimize temas eden hava ise bunun tam tersine serinliği ile soğutuyor. Bu ortama vücudumuzun alışık olduğunu söyleyemem. Bir yandan vücudumuz ısı dengesini ayarlamaya çalışırken diğer taraftan derimiz biz hissetmeden kızarmaya başlamıştı.

 

 

Günün sonuna doğru tepelerin arasında bir vadiye girdik ve sis bastırdı. Bir kaç metre önümüzü göremiyoruz ve görebildiğimiz kadarı ile kamp yapabileceğimiz bir düzlükte yok. 2 boyutlu harita da önümüzde kamp için uygun düzlük yeri anlayabilme adına da pek bir fayda sağlayamıyor. Cep telefonuma yüklediğim google earth sayesinde 3 boyutlu arazi modelini görerek bir kaç kilometre ileride minik bir oba ve düzlük olduğunu görüp rahatlıyorum.

 

 

Oba’ya girince besi hayvanlarını ağıllara sokan oba insanlarını görüp selam veriyorum. Durumu anlatıp usulen kamp için izin istiyorum. Baş üstünde tutuyorlar. Akşam evlerine çaya gidiyoruz. Yorucu bir gün olduğundan müsade isteyip çadırlarımıza çekiliyoruz.

 

 

Rota tam istediğim gibi. Bol tırmanışlı, her 10-15 km’de bir manzara değişiyor, coğrafya değişiyor. Sağ tarafımızda bölgenin en yüksek dağlarının zirveleri, sol tarafta ise bulunduğumuz yoldan daha alçakta kalan dağ silsileleri. Hava berrak olsa Karadeniz’i bile görebilmek mümkün. Sürekli dağdan inen derelerden geçiyoruz. Geçtiğimiz bu dereler vadilerde birleşe birleşe büyük akarsuları oluşturması ev Karadeniz’e  bende, bildiğim bir bilgi karşısında yine de hayrete düşürme etkisi yaratıyor. Biliyorsun ama düşündükçe hayrete düşüyorsun 🙂

 

 

İlk gün ön bagaj sisteminden çıkabilecek bir sorun ile yaşamaktan çok korktum. Çünkü süspansiyonlu maşaya uygun kaliteli bir bagaj bulmak zor olduğundan aparatları kendim uydurmuştum ve şimdiye kadar bu kadar zorlu bir arazi yolunda hiç denememiştim. Bagajların yeterince sağlam olduğuna kanaat getirdikten sonra inişlerde frene biraz daha az basabildim. Keza hızlı gidebilmek zaten pek mümkün değil. Tırmanışlar bezdirici olmakla beraber yol kalitesi genellikle ortalamanın biraz altı oluyordu.

 

Etrafımızda canlı yeşil bir tonda çimenle kaplanmış tepelikler. Bazen yanımızda kıvrılan, bazen üzerinden geçtiğimiz akarsular. Gün içinde, saymayı unutacağımız kadar gördüğümüz koyun veya inek sürüleri. Öyle ki Ordu taraflarında daha çok koyun sürüleri görürken Giresun yaylalarına geçtiğimizde daha çok inek sürüleri görmeye başladık. Ve elbette çoban köpekleri 🙂

 

 

İster inanın ister inanmayın bu seyahatim boyunca bir kere bile köpeklerle sorun yaşamadım. Elbette havladılar. Ama her iki taraf da sınırını bildi. Hatta bazılarında havlama ile başlayan tanışma süreci baya sarmaş dolaş olup çene altını kaşımaya kadar gitti 🙂

Yolda, ya da kamp kurduğum yerlerde bir şekilde yaban hayvanları ile karşılaşacağıma ihtimal veriyordum fakat hiç bir yaban hayvanı ile karşılaşmadım.

Rota üzerinde irili ufaklı obalar yaylalar olsa da yolda geçen süreye oranla ihtiyaçlarımı giderebileceğim yerlerin sayısı cidden çok az. Haliyle yanımda taşıdığım stoklar ile bisiklet üzerinde atıştırdım ya da uygun alanlar bulup yemeğimi pişirdim. Atıştırmalık olarak yanıma  kuru dut ve pestil almıştım. Yayla turlarının bence vazgeçilmez atışırmalığı pestil olabilir. Biraz çene kası yaptırıyor ama müthiş tok tutan ve enerji veren bir besin.

 

Etrafım ne kadar boş arazilerle kaplı olsa da öyle ha deyince mola veremiyorsun. Çünkü, durduğun yerlerde de doğa seni yormaya devam edebiliyor. Güneşten korunmak için bir gölge bulmak ya da  rüzgardan korunmak için bir kayayı siper etmek gerekiyor ve bunları da uygun açıda uygun yerde bulmak her zaman mümkün olmuyor. Aynı durum kamp yeri bulmak için de geçerli. Özellikle turumun son günlerinde ciddi rüzgarlar ile karşılaştım. Çadırımı rüzgardan korunaklı bir yere kurmam, gece rahat uyuyabilmek için çok önemliydi. Çadırım her ne kadar rüzgar direnci yüksek olsa da, rüzgarın çadır tentesinde çıkardığı sesler, gece rahat bir uyku uyumayı imkansız hale getiriyordu.

 

Havanın açık olduğu günler sürüş esnasında tek derdim güneşti. Yanıma genişçe bir şapka almadığım için çok pişman olmuştum. Güneşten korunmak için uzun kollu gömleğim vardı, ince kumaş havadar pantolonum da vardı. Sıcaktan yana şikayetim olmadı. Çünkü hava sıcak değildi, güneş ışınları yakıcıydı sadece.

 

Tırmanışlar bazen bezdirici olsa da (özellikle sabah yapılan ilk tırmanışlar) , tırmanışın sonunda yeni bir manzara ile karşılaşmak bana yol aldığımı, ilerlediğimi hissettirdiği için yola devam etmek zor olmadı. Taşlı, topraklı yollarda pedallamaktan yol boyunca hiç sıkılmadım. Etrafta ilginizi çeken bir detay kalmadığında sadece önünüzdeki yola odaklanıp tek araç genişliğindeki yolda onlarca farklı konumlanma arasında anlık seçimler yapıp yola devam ediyorsunuz. Bazen yolun yarısını kaplamış bir çamurlu su birikintisi, bazen araç tekerleklerinin derinleştirdiği hendek kıvamında bir tekerlek izi, bazen de derince görünen gevşek bir taş havuzu. Bunları nasıl aşacağınızı hesaplarken yol geçip gidiyor altınızdan.

 

 

Yol ayrımlarında bazen navigasyona bakmıyorum ya da bakma ihtiyacı hissetmiyorum. Çünkü yol belli. Tam yola dalmış akıp gidiyorken bir ses beni uyandırıyor. ‘’Rotadan çok uzak !’’ İşte bu cep telefonumda kullandığım navigasyon uygulaması OruxMaps’teki sesli asistanın sesi 🙂 Gerisin geri dönüyorum da yol neredeydi? Kendim ile tartışıyorum. ‘’Ya Enes’cim buraya rota mı çizilir allasen?’’. Sonra telefona yüklü uydu görüntülerine bakıyorum ki evet,  bu dağ silsilesinden inmeden yoluma devam etmek istiyorsam bu keçi yolundan hallice taşlı, çimenli yoldan gideceğim. El mahkum gidiyorum 🙂

 

Biraz geçitlerden bahsedeyim. Geçitler, iki farklı bölge arasında yükselmiş dağlar üzerinde ulaşımı sağlamaya en uygun olan yol/rota denilebilir. En uygun olabilmesi için yollar genellikle bu dağ silsilesinin en alçak noktaları tercih edilir. Ama yine de o bölgedeki en yüksek noktası bulunan yollar, tırmanışı en fazla olan yollar bu geçitler olur. Bisikletçiler içinde geçit tırmanışlarının ayrı bir yeri vardır. O yüksekliklere kendi kas gücünüz ile çıkabilmek büyük başarıdır. Bir yandan tüm ağırlığınız ile beraber yer çekimine karşı koyarak tırmanış yapar, yükseldikçe azalan oksijen oranı ile ciğerlerinize daha çok hava alır ve daha sık nefes alıp verirsiniz ve de hava giderek soğur.  Benim rotamda da geçitler vardı ve ben bunlardan 3 tanesini geçebildim. Eğribel geçidi (2200 m), Kurtbeli Geçidi (2160 m), Zigana Geçidi (2050 m). Geçitler, bu dağ zirvelerinin en alçak noktalarında bulunduğu için haliyle benim rotamında genellikle alçak noktalarına tekabül ediyorlardı. Araçlar bu geçitleri boyuna geçerken ben dikine geçmiş oluyordum. Geçitlere doğru önce iniş yapıyor geçide vardıktan sonra rotamda devam edebilmek için yeniden tırmanışa geçmem gerekiyordu. Bu yüzden, şimdiye kadar yaptığım turlar arasında gerek yol alış biçimi, gerek coğrafya kaynaklı mantığı açısından benim için çok farklı bir deneyim oldu.

 

 

Rotamın en alçak noktası Kürtün’dü. 2300 metre’den 550 m rakıma kadar toprak yoldan iniş yaptım. İniş yaptığım yer ise tabiat parkı vasfı bulunan Örümcek Ormanları. Ormanlar yaban hayatı için en elverişli alanlar olduğundan buralarda daha dikkatli hareket etmeye özen gösterdim. Devasa ağaçların arasında kıvrılarak inen toprak yola bir de hafif sis karışınca ortaya hem içine çeken mistik bir atmosfer oluştu hem de ‘’ayı çıkar mı acaba?’’ korkusu ile tırsma duygusu oluştu içimde 🙂 1000 metre rakımın altına inince sis kayboldu. Orman yolları arasında bir süre bocaladım. Çünkü google earth üzerinden çizdiğim rotanın gerçek arazide karşılığı yoktu. Bu uzun iniş tahminimden çok daha uzun sürdü. Ama tahminimden çok daha fazla keyif de aldım. Gün sonunda belediyenin lüks misafirhanesinde konaklayıp iyice dinlendim. Keza çadırda konaklamak genellikle beni yeterince ertesi dinlendirmiyor. Duştan çıkınca ilk günler kızaran alın derim ve kollarımdaki derinin büyük bölümünün döküldüğünü gördüm. Sabah,  erzağımı tazeleyip tüm eksiklerimi tamamladıktan sonra Kürtün’den uzun bir tırmanışa başladım.

 

 

Çizdiğim rota öyle sapaydı ki Kürtün’den tırmanmaya başladığımda karşılaştığım bütün köylüler gittiğim yolun yaylalara çıkmadığını söylüyordu 🙂 Neyse ki bahsettikleri gibi çıkmadı. Epeyce sık ormanların içerisinde kıvrılan ince bir arazi yolunda tırmanarak rotamın ortalama rakımlarına yeniden varabildim.  Yüksek rakımlara çıkınca yine sis bulutlarının içine girmiş oldum. Gün sonuna doğru bir mesire yerine vardım ve işletme sahibinden izin isteyip uygun bir yere çadırımı kurdum. İnsanların şivesinden, artık Trabzon sınırlarına girdiğimi anlamak hiç zor olmadı 🙂

 

Sabah, güzel bir havaya uyanmak umudu ile çadırımın fermuarını açtığımda yine o serin sisli havayı görmek yüzümü güldürmedi elbet. Kahvaltımı yaptıktan sonra kendi kendimi gazlayıp hızlıca yola çıktım.

 

Gün içinde çok az mola verdim. Çünkü hava mola verdiğimde beni üşütecek kadar soğuktu. Sabah yaptığım tırmanışın ardından yine toprak zeminde tatlı tatlı iniş yaparak Zigana Geçidi’ne ulaştım. Pandemi’den ötürü kapalı alanlara girmemeye özen gösterdiğim için geçidi direk geçip tırmanışa başladım. Çok geçmeden yol ayrımında gideceğim yöndeki yolda kazı çalışması olduğunu ve her yerin çamur olduğunu gördüm. Bu gördüğüm olumsuz tablo benim için bir eşikti 🙂 Doğru karar verebilmek adına uygun bir yer bulup öğlen yemeğimi yaptım ve yedim. Tok karnına düşünmeye başladım. Hava durumu raporlarını açtığımda önümüzdeki haftanın yağmurlu olduğunu görünce karar vermem pek zor olmadı. Hem Zigana Geçidi turu yarıda bırakmak ve  daha sonra kaldığım yerden başlamak için güzel bir nokta. Buraya kolayca ulaşıp rotaya kaldığım yerden devam edebilirdim.

 

 

Son günlerde hiç eksik olmayan sis ilk başlarda bana iyi gelse de giderek sıkıcı hale gelmeye başladı. Çünkü o yükseklikten görebileceğim o panaromik manzaralardan mahrum kalmıştım. Bu sisin getirdiği kasvetli hava giderek benim moralimi de epeyce etkilemişti.

 

Zigana’dan Trabzon’a doğru bisikletimi salıyorum. Ilık çise beni yavaş fakat etkili bir şekilde ıslatıyor. 500m rakıma kadar neredeyse hiç pedal çevirmeden sürekli iniş yaptım. Donuma kadar ıslandım tabiri birebir gerçek oldu 🙂 Trabzon’a yaklaştıkça güneş kendini göstermeye başladı ve hava ısındı. Kısa sürede donuma kadar kurudum 🙂

 

 

Gün daha bitmemişti. Bir çılgınlık yapıp Ordu’ya kadar gidebildiğim kadar sürmeye karar verdim. Günün sonunda 170 km yol yapıp Görele-Tirebolu arasında deniz kenarına kamp kurmuştum. Ertesi sabah aheste aheste Ordu’ya pedal çevirip turu 2021 yaz aylarında bıraktığım yarım işi tamamlamak ümidi ile bitirmiş oldum.

Yazı ve Fotoğraflar: Enes Şensoy

1 Comment

  1. Zamanın Seyyahı
    30 Ekim 2021

    Karadeniz şaşırtmamış, sis dolu bir tur olmuş. Yazı için teşekkürler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Price Based Country test mode enabled for testing Türkiye. You should do tests on private browsing mode. Browse in private with Firefox, Chrome and Safari